BİR ZAMANLAR AMASYA…

 

BİR ZAMANLAR AMASYA (1956-1980)

Böyle bir başlıktan sonra konunun bu kadar kapsamlı olması beni ürküttü. Düşündüm nerden başlayayım diye. Aklıma birden ilkokula başladığım gün geldi. Ondan sonrasını (hatıralarımı) zamanın akışı içerinde aklımda kalan, gördüğüm, yaşadığım ve Amasya’nın günlük yaşamından oluşan bazı kesintileri ile paylaşmak istedim.

 

O gün 1956-1957 öğrenim yılı başlıyordu. Annem beni elimden tutarak Kılıçaslan okuluna götürdü. Yolda bana devamlı olarak senin numaran 122 diye telkinde bulunuyordu. Okula kadar numaramı ezberlemiştim. Öğretmen listeden numaramı okuyunca heyecanla buradayım diye bağırdım. Diğer çocuklarla beraber sınıflara aldılar. Taban tamamen tahta olduğu için mazot ile temizlik yapmışlar. Okul, genizleri yakarcasına zift kokuyordu. demek ki düşündüğümde o zamanki temizlik anlayışı böyleymiş.

Okuldan çıkınca seyyar tatlıcıdan 5 kuruşluk tatlı alıp yiyerek eve gidiyordum. Her zaman gördüğüm ve biraz korku ile baktığım Ahmet çavuş yine askeri elbisesinin içinde, madalyaları göğsünd,e elinden hiç düşürmediği hücum borusu ile birkaç adım önde gidiyordu. Bu insan istiklal savaşına katılmış, savaştan sonrada kendini hep asker kabul eden bir gazi idi. Bir gün şimdiki anıt meydanı olan eski Selağzında o hücum borusunu aşka gelerek bir üfledi ki sanırsınız 26 ağustos 1922 sabahında ve savaş meydanındasınız. Bende ilgiyle izlemiştim bu gösteriyi… O tarihlerde Amasya’da bunun gibi büyük taarruzdan kalan gaziler vardı. Ama ne yazık ki onlara gereken özen gösterilmedi. Çoğu evsiz yurtsuzdu…

Gaziler deyince aklıma o zamanki milli bayramlar geldi. O tarihlerde TV yok, radyo bazı evlerde, telefon hiç yok. Dolayısı ile Amasya halkı toplumsal etkinlikleri hiç kaçırmıyor. Köylüsü de şehirlisi de böyle… Stadyum henüz tam olmamakla beraber bayramlar orada yapılıyordu. Gece ise askeri fener alayları çok şaşalı bir şekilde devam edip, eski belediye binası önünde ve yeşil ırmak içindeki büyük adanın üstünde davul zurna eşliğinde geç vakte kadar halay çekiliyordu. Daha sonraları Atatürk’ün Amasya’ya geldiği 12 Haziranın festival olarak kutlamaları yakın tarihlere kadar devam etti. Hala devam ediyor ama eski coşkusu bir başkaydı. Bu arada dini bayramları da geçmek istemiyorum. Her evde duruma göre bayram için çörek börek baklava vs. hazırlanırdı. Kandil geceleri ise biz çocukların şamdanları ile camiye gidişimiz vardı. Şimdikilerin çok yabancı olduğu şamdanlar semaver tenekesinden yapılmış 4-5 kolu ve her kolunda ayrı renkli mum yanan bir meşale gibiydi. Amasya’nın her mahallesindeki çocuklar kandil geceleri ellerinde şamdanlar ile camileri doldururdular.

Amasya’da bayramlar dışında hiçbir etkinlik olmadığı için insanlar müzik ve sinemaya yönelirlerdi. Benim mahallemde Sivaslı Rasim Bey ud çalardı. O müziğe başladığı anda ses kesilirdi. Bir komşumuz da gayet güzel keman çalardı. Yakın komşumuz ve herkesin tanıdığı duyduğu Necmettin abi (Necmettin Kuba) bir bağlama sanatçısı idi. Bütün Türkiye’de çalınıp söylenen “Kilo kilo elmalar” türküsünü yazdı. Ve son rötuşlarını yaparken de yanında idim. Halk evleri müzik konusunda çok faal konumda idiler. Fakat o tarihte millette bir sinema merakı vardı. Günlük sinemaya gidenlerin yanı sıra haftada en az bir defa gitmek sanki vacip gibiydi. Gündüz seyyar gezici kişiler ellerinde borular ile mahalle mahalle gezip hangi film oynuyor ilan ederlerdi. Aşk, hıyanet, acı vs. diyerekten milleti gaza getirirlerdi. Bağıra bağıra söylenen bu sözlerden sonra mahalledeki ablalar, teyzeler başlarlardı ; “Kız Hatice hadi işini bırak saat 2 de ar sinemasına gidelim” “Gitmem sinemada ne işim var” diyen bile birbirinden gizli, ama mutlaka gidiyordu. Benim en çok hoşuma giden şey özellikle Ayşecik gibi dram filmlerinden sonra gözleri ağlamaktan mosmor olmuş hala da dokunsan ağlayacak bayanlara gülmek oluyordu.

Ulaşım araçları sayılı idi. Durakta 5-10 taksinin dışında bildiğim 2 tane kamyon vardı. Genelde faytonlar ile yine 2 tekerli faytona benzer “furgun” denilen atların çektiği araçlar vardı ki bunlar ile  çok zevkli yolculuk yapılıyordu. Amasya’dan bir gün önce erzaklarını hazırlamış insanlar Gani babaya, Serçoban’a, Ziyere’ye faytonlarla giderdi. Şehirlerarası Ankara’ya yolculuk ise şimdiki tugayın içinden geçen dolana dolana çıkan çorak boğazından yapılıyordu. Otobüs 1940’lardan kaldığı için en son ve en keskin viraja girerken yolcular salavat getirirdi. Bir defasında bende o yolcuların içindeydim. Otobüs oflaya oflaya Kırıkkale’ye vardığı zaman ya su kaynatırdı, ya da saatlerce beklerdi. İlk kez şehrimize gelen ve artık kalkalı uzun yıllar olan burunsuz Ford kamyonun etrafındaki meraklı kalabalığın içinde bende herkes gibi kamyonun motorunu arıyordum. Herkes mühendis edasıyla burunsuz kamyonun motorunun yerini öğrendikten sonra hem fikir halinde teknolojinin geldiği yeri konuşuyorduk. Oysaki şimdi lafı dahi edilemez. Daha sonra dediler ki jet otobüsleri gelmiş. Rahtuvanlar (O zamanların en köklü ailesi) getirmişti. Büyük caminin yanında belediye binası o zamanlar otobüs garajı, bende merakla gittim. Otobüs güzel görünüyordu. Vatandaşın birisi koltukların yattığını söyledi. Oradaki herkes böyle bir şey olamayacağı düşüncesiyle muavine yalvardık. Muavin ise havalara girdi. Bize koltukların nasıl yattığını göstermedi…

O tarihlerde horoz döğüşleri de çok meşhurdu. Kahvehanelerin dışardan görünmeyen bölümlerinde yasak olmasına rağmen horoz döğüşleri bütün hızıyla devam ediyordu. Zamanın Amasya valisi bunlara savaş açtı. Benim yeni yetişme çağlarım. Birisi yavrum gel al şu 1 lirayı oraya git (Şimdiki Garanti Bankası’nın sırasındaki bir kahvehane) vali geliyor kaçın diye bağır derdi. Aynısını yapardım. Kimi birbirini ezer, kimi horozunun peşinde, horozlar insanlara insanlar horozlara karışmış bir halde kaçışırlardı. Onların haline çok gülerdim…

Az kalsın panayırı unutuyordum. Şimdiki hacılar meydanı bomboş bir alan olduğu için küçük festival diyeceğimiz eğlence alanları vardı. Esnaf aynı zamanda orada mallarını da satardı. Bütün Amasya gece gündüz panayıra giderdi. Eğlenceler, aşçılar, köfteciler vs. hep ordaydı. Bu arada aklıma gelen bir şeyi de burada anlatmak istiyorum. Mahallemizde “Kirkor” isminde bir ermeni vardı. Bu adam şarap imal eder ve satardı. İyi biriydi. Bir gün düşünmüş iki garibana yardım edeyim diye. Ama tanıdığı herkes içiyormuş. 2 kişi bulmuş ve “Bakın sizin paranız yok ise size bir güğüm dolusu şarap vereceğim. Gidin bunu panayırda satın. Karı sizin olsun.” Bu adamlarda hesap kitap olmadığı için Kirkor hesap yaparak bardağını 5 kuruştan satarsanız şu kadar karınız olacak deyince bunlar 70- 80 litre şarap dolu güğümü sırtlanmışlar ve gümüşlü mahallesinden yola çıkmışlar. Yorulmuşlar ama yolu da yarı etmişler. Bir taşın üstüne güğümü koyup dinleniyorlar. O ana kadar birisinin cebinde 5 kuruşu varmış ve oynayıp duruyormuş. Dinlenirken öbürüne diyor ki “Lan Mehmet gavur Kirkor bize ne dedi? Beş kuruştan verin dedi. Al lan sana 5 kuruş 1 bardak ver” öbürü yalandan naz ediyor derken 5 kuruşu almış ve bir bardak öbürüne vermiş. Parayı ötekine verip o da bir bardak içmiş derken 70 litre şarap dolu güğüm sadece 5 kuruşa bitmiş. Ermeni’nin yanına gidebildiler mi bilmiyorum. Bunu da anlatırlardı.

Cumartesi öğlen 1 de mesai memurlar için biterdi. Eşini çocuğunu yanına alan insanlar piknik için bağlara giderdi. Ancak kendi bağı bahçesi olmadığından rastgele beğendiği bir bahçede oturup dinlenirken şimdilerde kimsenin yapmadığı şekilde oranın bahçıvanı ya da sahibi semaveri yakar, yiyecekleri meyve vs. şeylerle tanımadığı insanlara hediye kabilinden hizmet götürürdü.

Akşamları çarşıya doğru çıktığın zaman anlatamayacağım güzel simit kokusu vardı. Eğer mevsim kış ise bunun yanında özel mangalında pişirilen kestaneler çevresine adeta bana gel diyordu. Geçende o yılların simit ustasına rastladım. İyice yaşlanmıştı. O simitlerin sırrını sordum. Bana aynen şunu söyledi; “O günkü hakiki susamı getir, kullandığım unu getir ve bir de aynı mayayı getir o simiti yine yaparım”

Burada okuyanlar benim konudan konuya atladığımı haklı olarak düşünebilir. Ancak unutulmasın 60 yıl kadar öteden aklımda kalanları naklediyorum.

En çok hoşuma giden yüzevler mahallesi idi. Diğer mahalle evleri nerdeyse birbiri üstüne yapılmış plansız görünüş arz etse de yüzevler yeni yapıldığı için tek katlı bahçeli birbirine paralel geniş sokakları ile çok hoştu. Az ileride eski hal binasından sonra hacılar meydanına kadar bağlık bahçelik idi. Yine 55 evlerin yapımı böyle bahçelerin arsa olarak değerlenmesi neticesinde 55 evler yapılmıştır. O civarda bulunan deri işleme tabakhane işletmesi de koku yüzünden kapatılmıştır.

Amasya anlatmak ile bitecek bir şehir değildir. Ben âcizane olarak sadece birkaç başlığa değindim.

Burada son anda aklıma gelen bir olayla bitirmek istiyorum.

Okulda elimde bir tükenmez kalem dersteyim.

Öğretmen “Evladım o nedir?” dedi.

“Hocam bu kuruyazar” dedim.

“Nerden aldın?”

“Ankara’dan dönüşte babam getirdi.”

“Peki mürekkep nerden doluyor?”

“Hocam bunun mürekkebi yok kendi kendine bitene kadar yazıyor.”

O öğretmen Kemal Elver idi. Eline kalemi aldı. Hayretler içinde Alllah allah neler var diye söylendi.

Bu kadardan sonra hepimizin dinlenmeye ihtiyacı var değil mi?…

Saygıyla…

Kıbrıs Gazisi Murat TUTAK

YORUM YAZ

www.gazetee.com